Afganistan iktidarı İnsanlık, Müslümanlık adına adına utanç verici kararları almaya devam ediyor. Şimdi de kız çocuklarının, kadınların eğitim alması tümüyle yasaklandı. Alt sınıflar için “köle” kavramı ve üst sınıflar için “efendi” kavramı kullanılarak kölelik kurumu yasallaştırılmış oluyor. Bu durum bize Dinin, devlet/iktidar karşısında konumlandığında ya da ondan görece özerk bir sivil alan içinde örgütlendiğinde, adalet, eşitlik ve özgürlük taleplerini güçlü bir etik-politik dile dönüştürebilme potansiyeli taşısa da , doğrudan iktidarın kurucu ideolojisi haline geldiğinde, toplumu disipline eden ve siyasal iktidarı kutsallaştıran bir kabusa dönüştüğü gerçeğini hatırlatmaktdır.
Afgan hükümetinin aldığı kararları kısaca özetlersek;
Halk Kastlara Ayrıldı, Efendi ve Köle Tanımı Geldi!
Hükümetin aldığı yeni kararlardan biri halkın kastlara ayrılması oldu. Buna göre Halk Din Alimleri-Seçkinler- Orta sınıf ve Alt sınıf diye 4’ e ayrılıyor. Alt sınıflar için “köle” kavramı ve üst sınıflar için “efendi” kavramı kullanılarak kölelik kurumu yasallaştırılmış oluyor. Buna göre bir suç din Alimi tarafından işlendiğinde yalnızca uyarı verilmesi öngörülüyor. Seçkinler için mahkemeye çağrı ve uyarı yeterli görülürken, orta sınıf için hapis cezası uygulanacağı belirtiliyor. Alt sınıfa mensup kişiler için ise hapis cezasına ek olarak bedensel cezalar gündeme geliyor. Bu tanımda “köle” olarak kabul edilen kişinin cezası “efendi”’ nin isteğine bırakılmakta.

Kadınların , Kız Çocukların Eğitim Tamamen Yasaklanıyor
Afganistan Eğitim Bakanlığı, ülkedeki kadınların okullara erişiminin kalıcı olarak yasaklandığını kamuoyuna duyurdu. Afganistan’da Taliban’ın Ağustos 2021’de yönetimi ele geçirmesinin ardından kadınların ve kız çocuklarının eğitime erişimi kademeli olarak yasaklanmıştı. Şimdi de üniversitelere girmesi daha önce yasaklanan kadınlar artık eğitim ve öğretimden tamamen dışlanmakta.

Muhaliflere ölüm cezası yetkisi
Yeni ceza kanunları Taliban mahkemelerine, muhalifler ve eleştirmenler hakkında ölüm cezası kararı verme yetkisi tanıyor. “İsyancı” olarak tanımlanan kişilerin kamuya zarar verdiği ve bu zararın ancak öldürülmeleriyle ortadan kaldırılabileceği savunuluyor.
İhbar etmeyene de ceza
Muhalifleri yetkililere bildirmeyen kişiler için de hapis cezası öngörülüyor. Bu madde kapsamında tüm vatandaşlardan, Taliban karşıtı faaliyetleri yetkililere bildirmeleri isteniyor; aksi durumda kendilerinin cezalandırılacağı belirtiliyor.
Düzenlemelerde öne çıkan bir diğer başlık ise bireylere cezalandırma yetkisi verilmesi oldu. Taliban, vatandaşların “günah” işlendiğine tanık olmaları halinde kişileri doğrudan cezalandırabilmesine izin veriyor.
Şiddet ve çocuklara yönelik düzenlemeler
Ceza yasalarında dikkat çeken bir diğer düzenleme ise şiddetle ilgili. Kemik kırığına ya da derinin yırtılmasına yol açmadığı sürece şiddet serbest bırakılırken, çocuk istismarı ve çocuklara yönelik şiddet de cezasız kalıyor. Bir maddeye göre, bir babanın 10 yaşındaki oğlunu namazı ihmal etmek gibi gerekçelerle cezalandırabileceği belirtiliyor.
Mezhep değiştirenler için hapis cezası
Taliban, esas aldığı Hanefi mezhebine göre mezhep değiştirenleri kafir olarak nitelendiriyor. Buna göre mezhebini terk eden kişilerin hapis cezasıyla karşı karşıya kalacağı ifade ediliyor.
………………………
Taliban Yönetimi: Din, Hegemonya ve Otoriter Toplum Mühendisliği
Afganistan’ daki Taliban hükümeti ceza kanunda yaptığı yeni değişiklikler ve Eğitim Bakanlığı’ nın aldığı kararlarla insanlık adına utanç verici, bunları “Müslümanlık adına” yapıyor olması ise İslam Dünya’ sı için ayrı bir utanç konusu.
Afganistan halkı önce Sovyetler Birliğinin, sonra Amerika’nın işgaline uğradı, savaşlar ve terör eylemleri ile korkunç acılar çekti. Amerika’nın 2021 yılında ülkeden çekilmesini Taliban grubunun iktidarı izledi. Afganistan halkı şimdi de işgallere karşı, İslami söylemlerle önderlik eden ve ardından iktidarı ele geçiren bir grubun oligarşik diktatörlüğü altında.
Afgan hükümetinin aldığı bu kararlar Din/Devlet/Toplum bağlamında ele alındığında konu üzerine çalışan çağdaş düşünürlerin analizleri akla gelmekte. Bu kararlar, klasik anlamda “dini muhafazakârlığın” ötesinde, dinin devlet eliyle total bir toplumsal düzenleme aracına dönüştürülmesi anlamına gelmektedir. Gramsciyen açıdan bakıldığında, Taliban yalnızca zor aygıtlarıyla (askeri güç, cezalandırma) değil; aynı zamanda ahlaki ve kültürel hegemonya kurmaya çalışmaktadır. Kadınların kamusal hayattan sistematik biçimde dışlanması, eğitimin ve bilginin tekil bir din yorumuna bağlanması ve gündelik hayatın ayrıntılı biçimde düzenlenmesi, rıza üretmeye değil; alternatif toplumsal tahayyülleri önceden imkânsız kılmaya yöneliktir. Bu, hegemonya kurulamayan bir toplumda zorun ikamesi olarak işleyen bir “negatif hegemonya” biçimidir.
Gramsci, dini hegemonya kuramı içinde, egemen sınıfların kültürel ve ahlaki liderlik araçlarından biri olarak konumlandırırken; dinin işlevini, hangi toplumsal güçlerin elinde ve hangi siyasal bağlamda örgütlendiğine bağlı olarak değerlendirir. Bu yaklaşımda din, ya rıza üretiminin bir aracı ya da karşı-hegemonik bir mücadele alanı olabilir. Din, devlet karşısında konumlandığında ya da ondan görece özerk bir sivil alan içinde örgütlendiğinde, adalet, eşitlik ve özgürlük taleplerini güçlü bir etik-politik dile dönüştürebilmektedir. Ne var ki devrimci bir süreç sonucunda din doğrudan iktidarın kurucu ideolojisi haline geldiğinde, toplumu disipline eden ve siyasal iktidarı kutsallaştıran bir aygıta dönüşür.
Foucaultcu perspektiften Taliban’ın uygulamaları, dinin bir inanç alanı olmaktan çıkarılıp biyopolitik ve disipliner bir iktidar teknolojisine dönüştürüldüğünü gösterir. Kadın bedeni, hareketi, sesi ve görünürlüğü üzerinden kurulan yoğun denetim, klasik ahlak yasaklarından ziyade, nüfusun tamamını kapsayan bir norm üretimi ve özne biçimlendirme sürecidir. Burada din, etik bir rehber değil; bireyleri sürekli gözetim altında tutan bir iktidar aygıtı haline gelmiştir. Burada Foucault’un iktidarı tanımlarken açıkladığı “iktidarın her yerde oluşu” gerçeği ile karşı karşıyayız.
Lacan’ın çerçevesiyle okunduğunda, Taliban söylemi, “Büyük Öteki”yi (Tanrı–Şeriat–Emir) mutlaklaştırarak, toplumsal belirsizlikleri ve travmaları bastırmaya çalışır. Kadınların kamusal varlığı, bu mutlak düzenin sembolik bütünlüğünü tehdit eden bir “eksiklik” olarak görülür; bu nedenle yasaklar, iktidarın kırılganlığını örten simgesel bir savunma mekanizmasına hizmet eder. Žižekçi anlamda bu, gerçek toplumsal sorunların (yoksulluk, devlet kapasitesizliği, dış bağımlılık) ahlaki-dinsel bir fanteziyle ikame edilmesidir.
Müslüman toplumlar hak ve özgürlük arayışında hem emperyalist güçlerden hem de kendi despotik iktidarlarından çekmekteler. Burada din kendi başına ne özgürleştirici bir güç ne de bir baskı, otorite aracıdır. Esas olan Dinin hangi toplumsal güçlerin elinde ve hangi siyasal bağlamda örgütlendiğidir. Biliyoruzki Dinin özgürleştirici potansiyeli, ancak devletin ve egemen sınıfların denetiminden çıktığında söz konusu olabilir bunun yolu ise dini iktidardan, devletten kurtararak çoğulcu demokratik bir zeminde topluma geri vermekten geçmektedir.

