Tom Barrack’ın Müslüman coğrafya için “müşfik monarşiler ya da monarşik cumhuriyetler” önerisi, yüzeyde bir rejim tercihi gibi görünse de gerçekte küresel egemenlik düzeninin çıplak bir itirafıdır. Bu söylem, Arap Baharı’nın neden “başarısız” olduğu sorusuna verilmiş tarafsız bir cevap değil; aksine bu başarısızlığın nasıl üretildiğini örten ideolojik bir müdahaledir. Barrack’ın “işe yarayan tek şey güçlü liderliktir” ifadesi, demokrasiye yönelik bir analiz değil, demokrasinin neden sistematik biçimde engellendiğinin politik gerekçelendirilmesidir.
Mısır ve Tunus Devriminde Hegemonya Mücadelesi
Arap Baharı ile birlikte ortaya çıkan moment, klasik anlamda bir rejim değişikliği dalgası değil; Müslüman coğrafyada bir hegemonya krizinin açığa çıkmasıydı. Bu kriz, yalnızca iktidarın kimde olacağıyla sınırlı değildi; iktidarın hangi toplumsal ittifaklara dayanacağı, hangi siyasal form içinde kurumsallaşacağı ve hangi meşruiyet zeminine yaslanacağı gibi daha derin bir mücadeleyi içeriyordu. Bu bağlamda Mısır’da Müslüman Kardeşler, Tunus’ta ise El Nahda hareketi, bütün ideolojik sınırlılıklarına rağmen, İslamcı siyasal gelenek içinde demokrasiyle en fazla temas kuran aktörler olarak öne çıktı. Ancak bu durum, onların sistem içinde kalıcılaşmasını sağlamadı; tersine, onları çok katmanlı bir karşı-hegemonik müdahalenin hedefi haline getirdi.
Mesele tam da burada düğümlenmektedir: Demokrasiye göreceli olarak en yakın aktörlerin iktidarı sürdürememesi, onların “yetersizliği” ile açıklanamaz. Asıl belirleyici olan, karşılarında örgütlenen hegemonik bloktur. Bu blok, yalnızca bir siyasal rekabet alanı değil; devlet aygıtı, uluslararası sistem ve bölgesel güç ilişkileri arasında kurulan çok katmanlı bir tahakküm düzenidir.
Mısır ve Tunus deneyimleri, devrimlerin neden devlet aygıtını parçalayamadığını açık biçimde göstermektedir. Mısır’da ordu ve güvenlik bürokrasisi, yalnızca siyasal bir aktör değil, aynı zamanda devasa bir ekonomik güç odağıdır. Bu yapı, kendi varlığını tehdit eden her türlü siyasal dönüşüme karşı refleksif bir direnç üretmiştir. Tunus’ta ise daha “yumuşak” bir geçiş yaşanmış olsa da, eski rejim kadroları ve bürokratik elitler sistem içindeki konumlarını korumuş, dönüşüm sürecini içeriden sınırlamıştır. Her iki durumda da ortak olan şey şudur: Seçimle gelen, ancak sistemi dönüştürme potansiyeli taşıyan hiçbir siyasal güce kalıcı alan tanınmamıştır.
İslamcı hareketin sınırları
Bu noktada İslamcı hareketlerin de kendi sınırlarını göz ardı etmek mümkün değildir. Müslüman Kardeşler ve El Nahda, iktidara ulaşmış ancak hegemonya kuramamıştır. Bunun temel nedeni, yalnızca dış müdahale değil; aynı zamanda bu hareketlerin geniş toplumsal ittifaklar kurma kapasitesinin sınırlı kalmasıdır. Hegemonya, yalnızca seçim kazanmakla kurulmaz; farklı sınıf ve toplumsal kesimleri kapsayan bir rıza üretim mekanizması gerektirir. Oysa bu hareketler, seküler kesimlerle kalıcı bir güven ilişkisi kuramamış, emekçi sınıflarla organik bağ geliştirememiş ve neoliberal ekonomik yapıya karşı somut bir alternatif üretememiştir. Siyasal meşruiyeti büyük ölçüde kültürel ve dini temsile indirgemeleri, sınıfsal zemini ihmal etmeleriyle sonuçlanmıştır.
Mısır’da Muhammed Mursi yönetimi, kırılgan bir siyasal zeminde hareket etmesine rağmen, kapsayıcı bir siyasal strateji geliştirememiştir. Anayasal süreçlerin hızlandırılması, karar alma mekanizmalarının daraltılması ve muhalefetin kaygılarının yeterince dikkate alınmaması, karşıt blokların “otoriterleşme” söylemini güçlendirmiştir. Bu durum, zaten hazır bekleyen askerî-bürokratik müdahale için gerekli meşruiyet zeminini sağlamıştır. Bu durumun temel nedenlerin de birisi de C. Tuğal’ın (1) Dikkat çektiği gibi Müslüman Kardeşler hareketinin daha kurulduğundan bu yana bir siyasal parti olarak hareket etmemesi, dolayısıyla siyasal toplumun zayıflığı ve bunun sonucu sivil İslamileşme zemininde siyasal bir hegemonya kuramamasıdır. El Nur partisi Müslüman Kardeşlerin oranına yakın bir oy alabilmiştir.
Tunus’ta ise süreç daha sofistike bir şekilde işlemiştir. Raşid el-Gannuşi liderliğindeki El Nahda hareketi daha uzlaşmacı bir çizgi izlese de, bu yaklaşım stratejik bir hegemonya inşasına dönüşmemiştir. Hareket, orta sınıf ve muhafazakâr tabanla sınırlı kalmış, emekçi sınıflarla güçlü bağ kuramamış ve sendikal hareketleri kendi politik hattına çekememiştir. Bu nedenle geniş bir “tarihsel blok” oluşturulamamış, siyasal alan seküler elitler ve bürokratik güçler lehine yeniden şekillenmiştir.
Seküler kesimin tutarsızlıkları
Bu süreçte kendisini seküler ve modernist olarak tanımlayan kesimlerin tutumları da önemli derecede belirleyici olmuştur. Demokrasi söylemini sahiplenen bu kesimler, seçim sonuçları kendi ideolojik sınırlarını aştığında bu ilkeye bağlı kalmamış; aksine askerî ve bürokratik müdahalelere açık ya da örtük destek vermiştir. Bu durum özellikle Mısır’da açık bir siyasal kırılma yaratmıştır: Demokrasi talebiyle mobilize olan toplumsal kesimlerin bir bölümü, kısa süre içinde demokrasiyi askıya alan darbeye rıza göstermiştir. Böylece demokrasi, evrensel bir ilke olmaktan çıkmış; belirli sınıfsal ve ideolojik sınırlar içinde kabul edilen araçsal bir mekanizmaya indirgenmiştir.
Asıl belirleyici olan emperyalist güçlerin ve bölge egemenlerinin müdahalesi!
Ancak bu tabloyu yalnızca iç dinamiklerle açıklamak yetersizdir. Asıl belirleyici olan, uluslararası sistemin ve bölgesel güçlerin müdahalesidir. Modern uluslararası ilişkilerde büyük güçlerin önceliği, demokratik meşruiyet değil, yönetilebilirliktir. Çoğulcu ve değişken yapıları nedeniyle demokratik rejimler, dış müdahalelere karşı daha öngörülemez sonuçlar üretebilir. Buna karşılık, tek merkezli ve kişiselleşmiş iktidarlar, küresel güçler açısından daha kolay kontrol edilebilir yapılardır. Bu nedenle Barrack’ın sözleri, bir analiz değil, küresel sistemin tercih ettiği siyasal formun açık bir ilanıdır. Mısır’ da demokrasi en çok İsrail için bir kâbustur! Nitekim Sisi’nin baş destekçisi onlardı!
Bu bağlamda Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez monarşileri, yalnızca kendi rejimlerini korumakla kalmamış; aynı zamanda bölgesel düzeyde demokratik dönüşüm ihtimallerini bastıran aktif aktörler haline gelmiştir. Nitekim burada Körfez despotları tarafından desteklen ve Mısırda ikinci parti durumunda olan Selefi El Nur Partisinin , Anayasa tartışmalarında seküler kesimle uzlaşma arayan Mübarek hükümetine karşı “ Tam şeriat isteriz” diye baskı yaparken daha sonra Sisi darbesini desteklemesi çok açıklayıcıdır.
Bu rejimler için tehdit yalnızca laik-demokratik hareketler değil, seçim yoluyla iktidara gelen İslamcı hareketlerdir de. Çünkü bu model, halk temelli meşruiyetin güçlenmesini ve mevcut statükonun çözülmesini beraberinde getirebilir. Bu nedenle Mısır’daki askerî darbe, yalnızca iç dinamiklerin sonucu değil; esasta küresel ve bölgesel güçlerin açık ya da örtük desteğiyle gerçekleşmiş bir karşı-devrimdir. Tunus’ta ise aynı hedef, daha dolaylı araçlarla –ekonomik baskı, siyasal izolasyon ve güvenlik söylemi– hayata geçirilmiştir.
Egemenlerin en korktuğu siyasal durum halkın bir şekilde devreye girmesidir
Barrack’ın “monarşik cumhuriyet” kavramı, bu sürecin teorik ifadesidir. Bu kavram, seçimlerin biçimsel olarak var olduğu, ancak gerçek iktidarın dar bir elit tarafından kontrol edildiği hibrit rejimleri tanımlar. Bu model, modern dünyada giderek yaygınlaşan ve demokrasi ile otoriterlik arasında kurulan sahte bir dengeyi temsil etmektedir. Gerçekte ise bu yapı, halk egemenliğini askıya alan ve siyasal alanı daraltan bir hegemonya biçimidir. Suriye bunun yeni bir örneğini oluşturmaktadır.
Sonuç olarak Mısır ve Tunus deneyimleri, Müslüman toplumların demokrasiye “uygun olup olmadığı” tartışmasını anlamsız kılmaktadır. Sorun, bu toplumların demokrasi kapasitesinde değil; demokrasiye yaklaşan her siyasal ihtimalin sistematik olarak bastırılmasında yatmaktadır. Bu bastırma mekanizması, içerde askerî-bürokratik elitler, seküler vesayetçi çevreler ve kurumsal güç odakları ile dışarda küresel güçler ve bölgesel monarşiler arasında kurulan fiili ittifak tarafından işletilmektedir.
Dolayısıyla “demokrasi başarısız oldu” söylemi, analitik bir tespit değil; ideolojik bir örtüdür. Gerçeklik çok daha açıktır: Arap baharın’ da demokrasi başarısız olmadı; çok katmanlı bir hegemonya düzeni tarafından bilinçli ve sistematik biçimde bastırıldı.
- Cihan Tuğal. Türk Modelinin Çöküşü. Arap Ayaklanmaları İslami Nasıl Yıktı. Agora Kitaplığı. 2016

