Türkiye bugün yalnızca CHP’ ye ya da herhangi bir siyasi partiye ilişkin hukuksuz yargı kararını değil, demokratik siyaset alanının geleceğini ilgilendiren daha kapsamlı bir yönelimi tartışmaktadır. Son dönemde yaşanan gelişmeler, halkın siyasal iradesi ile devlet gücü arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı sorusunu yeniden gündeme taşımıştır. Bu nedenle meseleye yalnızca güncel siyasal çekişmeler açısından değil, Türkiye’nin ve içinde bulunduğu bölgenin son yıllardaki siyasal dönüşümleri açısından da bakmak gerekmektedir.
Yakın dönemde ABD’nin Ortadoğu politikalarına yön veren çevrelerden gelen açıklamalar, bölge için güçlü liderliklere dayalı, merkeziyetçi ve halk denetiminden büyük ölçüde uzak yönetim modellerinin daha “istikrarlı” olduğu yönündeki anlayışı açık biçimde ortaya koymuştur. Türkiye’deki ABD Büyükelçisi, Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi ve 2026 başından itibaren Irak Özel Temsilcisi olan Tom Barrack’ın size “müşfik monarşiler ya da monarşik cumhuriyetler” gerekli çağrısı yaptığı gibi, seçimlerin varlığını koruduğu fakat gerçek siyasal kararların dar bir yönetici çevrenin elinde toplandığı rejimler, giderek daha fazla meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Bu yaklaşımın temel mantığı, halkın siyasal katılımını artırmak değil; siyaseti yönetilebilir, öngörülebilir ve denetlenebilir hale getirmektir. Demokrasi, yurttaşların kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olmalarının aracı olarak değil, sistemin ihtiyaçları ölçüsünde sınırlandırılması gereken bir unsur olarak görülmektedir.
Son yirmi yılın Ortadoğu deneyimi bunun nasıl işlediğini açık biçimde göstermiştir. Mısır’dan Tunus’a kadar birçok ülkede halkın doğrudan siyasete müdahil olduğu dönemler askerî, bürokratik ve uluslararası müdahalelerle karşılaşmıştır. Bu süreçlerde yaşanan sorunların nedeni çoğu zaman iddia edildiği gibi “demokrasinin başarısızlığı” değil, halkın siyasal alanda etkili bir aktör haline gelme ihtimalinin egemen güç odaklarını rahatsız etmesidir. Demokrasi eksiklikleri gerekçe gösterilmiş, fakat sonuçta ortaya çıkan şey daha fazla halk katılımı değil, daha fazla merkezileşme ve daha fazla otoriterleşme olmuştur. Bölgesel monarşilerden küresel güç merkezlerine kadar uzanan geniş bir güç ağı, halk iradesinin belirleyici hale geldiği siyasal süreçlere çoğu zaman kuşkuyla yaklaşmış; yönetilebilir ve denetlenebilir rejimleri tercih etmiştir. Bu nedenle Ortadoğu’nun yakın tarihi yalnızca devrimlerin ve karşı devrimlerin değil, aynı zamanda halk egemenliği ile vesayet arasındaki mücadelenin tarihidir.
Türkiye’nin demokrasi serüveni de bu bölgesel ve küresel eğilimlerden bağımsız değildir. Ülkemizin yakın tarihinde askerî darbeler, muhtıralar, olağanüstü yönetimler, siyasi yasaklar ve parti kapatmaları önemli yer tutmuştur. Farklı dönemlerde farklı siyasal gelenekler benzer antidemokratik uygulamaların hedefi olmuştur. Sol hareketler baskı altına alınmış, sendikalar dağıtılmış, Milli Görüş çizgisindeki partiler ve Kürt siyasi hareketinin partileri kapatılmış, temsilcileri yargısal ve idari müdahalelerle siyasal alanın dışına itilmiş, Kürt meselesinin demokratik barışçı temelde çözümü için gerekli adımlar bir türlü atılmamıştır. Her defasında kullanılan gerekçeler farklı olsa da ortaya çıkan sonuç aynıdır: Halkın siyasal tercihlerini özgürce ifade etme ve örgütleme kapasitesi daraltılmıştır.
Bugün yaşanan gelişmeler de bu tarihsel birikimden bağımsız değerlendirilemez. Demokratik siyasetin alanını daraltan her müdahale, yalnızca belirli bir partiye ya da siyasal çevreye zarar vermez; toplumun tamamının siyaset kurumuna olan güvenini aşındırır. Çünkü demokrasi ancak bütün siyasal aktörlerin eşit koşullarda yarışabildiği, yurttaşların tercihlerini özgürce ifade edebildiği ve siyasal rekabetin halkın iradesiyle sonuçlandığı koşullarda anlam kazanır. Halkın yerine mahkemelerin, bürokratik güçlerin, ekonomik oligarşilerin ya da uluslararası aktörlerin karar verdiği bir sistem demokrasi olarak adlandırılamaz.
Bu nedenle Türkiye’nin geleceği de Ortadoğu’nun birçok ülkesinde görülen “kontrollü demokrasi”, “monarşik cumhuriyet” ya da “tek merkezli yönetim” anlayışına teslim edilemez. Türkiye’nin ihtiyacı güçlü adamlar değil güçlü kurumlardır. Daha fazla merkeziyetçilik değil daha fazla toplumsal katılımdır. Daha fazla vesayet değil daha fazla halk egemenliğidir. Bağımsız ve tarafsız bir yargı, hesap verebilir bir siyasal sistem, özgür basın, güçlü sendikalar, etkin yerel yönetimler ve örgütlü bir sivil toplum demokratik bir geleceğin vazgeçilmez unsurlarıdır.
Üstelik demokrasi mücadelesi ile sosyal adalet mücadelesi birbirinden ayrı değildir. Bugün milyonlarca insan yoksulluk, işsizlik ve güvencesizlik koşullarında yaşamaktadır. Emekçiler hak kayıplarıyla karşı karşıyadır. Gençler gelecek kaygısı taşımakta, emekliler insanca yaşam koşullarından uzaklaşmaktadır. Halkın gerçek gündemi hayat pahalılığı, gelir dağılımındaki adaletsizlik ve sosyal hakların gerilemesidir. Ancak demokratik denetim mekanizmalarının zayıfladığı, siyasal alanın daraltıldığı ve kararların dar çevrelerde alındığı koşullarda bu sorunların çözülmesi mümkün değildir. Demokratik hak ve özgürlükler yalnızca bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda emekçilerin haklarını savunabilmesinin, yurttaşların kamusal kaynaklar üzerinde söz sahibi olabilmesinin ve toplumsal adalet talebinin siyasal karşılık bulabilmesinin ön koşuludur.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey Türkiye siyasi tarihinde hep olduğu gibi “sağ” -“sol”, seküler-dindar, gibi temellerde yeni kutuplaşmalar değildir. Dış Dünyada ‘ ki destekçileri ile birlikte azınlık (oligarşik) egemen otoriter siyasal iktidar ve etrafındaki sermaye gücüne karşı gerekli olan ; demokrasi, hukuk devleti ve sosyal adalet temelinde geniş bir toplumsal dayanışmadır. Farklı siyasal görüşlerden, inançlardan ve kimliklerden yurttaşların ortak zeminde buluşması; geçmişte darbelerden, parti kapatmalarından ve vesayetçi müdahalelerden zarar gören bütün toplumsal kesimlerin demokratik ilkeler etrafında yan yana gelebilmesi hayati önem taşımaktadır.
Halk egemenliğini savunmak, yalnızca kendi siyasal tercihimizin değil, farklı düşünenlerin de siyasal haklarını savunabilmeyi gerektirir. Türkiye’nin ihtiyacı tam da budur: Bağımsız yargı, temiz siyaset, örgütlü toplum, sosyal adalet ve halkın kendi kaderi üzerinde söz sahibi olduğu gerçek bir demokrasi. Bu hedefe ulaşmanın yolu ise korkudan ve kutuplaşmadan değil; meşru, barışçıl ve kararlı bir demokratik mücadeleden geçmektedir.
BAĞIMSIZ YARGI, TEMİZ SİYASET, HALK EGEMENLİĞİ!
DEMOKRATİK HAK VE ÖZGÜRLÜKLER!
SOSYAL ADALET!
ORTAK MÜCADELE!

