Kadınların Mücadelesi: Emek, Haysiyet ve Politik Özneleşme

FATMA BETÜL KOCAASLAN

Maria Mies’e göre ataerki, sömürü ve ezilmeye dayalı bir tahakküm ilişkisidir. Feminist kadınlar, uzun yıllar boyunca bir yandan ataerkiye karşı çeşitli şekillerde mücadele ederken, bir yandan da ataerkinin ortaya çıkış biçimlerini ve diğer toplumsal eşitsizlik biçimleriyle olan ilişkisini tartıştılar. En önemli tartışmalardan biri de ataerki ve kapitalizm arasındaki ilişkiye dair oldu. Ataerki ve kapitalizm iki ayrı sistem midir, yoksa tek bir sistem mi; bu iki sistem arasında hiyerarşi kurulabilir mi gibi sorular feministler ve sosyalistler arasında çeşitli tartışmalara yol açtı, ki bu tartışmalar hâlâ devam ediyor. Son d ö n e m d e k i kesişimsellik ve toplumsal yeniden üretim teorilerini bu tartışmaların devamı olarak görmek mümkün. Bu yazıda bu teorik tartışmalara detaylı bir şekilde girmeyeceğim. Fakat kapitalist ataerki kavramsallaştırmasının bugün içinde bulunduğumuz toplumsal durumu açıklamak için kritik olduğu kanaatindeyim. Bu, ataerki ve kapitalizmin birbirine güç verecek şekilde eklemlendiğini ve birini bir diğeri olmadan anlamanın imkânsız olduğu tezini kabul etmek anlamına geliyor. Kadınları baskı altında tutan ve sömüren bir sistem olarak kapitalist ataerkinin, bugün yaşadığımız dünyada kadınların hayatlarının her alanını doğrudan etkilediğini söyleyebiliriz. Bu yazıda kısaca kapitalist ataerkinin çeşitli görünümlerine baktıktan sonra kadınların özneleşme mücadelesine ve bunun Türkiye’deki politik mücadele için anlamına değineceğim.

 Ev içi emek

1 9 6 0 l a r d a n itibaren yükselen ikinci dalga feminist hareket, özel alanı politika konusu haline getirerek hem k a d ı n l a r ı n k a r ş ı l ı k s ı z ev içi emeğini hem de ev içi şiddeti görünürleştirmeye çalıştı. Kadınların evde yaptıkları mesai genellikle bir sevgi ilişkisi içinde gerçekleştiği için yaptıkları işler “iş” olarak görülmez, kadınların yaptıkları ailelerine olan sevgi ve bağlılıklarının bir göstergesi olarak görülür. Ev içindeki emeğin mesai saatleri, molası, izin günü yoktur. Kadınların gündelik hayatının her anıyla iç içe geçtiği için ayırt edilmesi, ne zaman başlayıp ne zaman bittiğinin tespit edilmesi neredeyse imkânsızdır. Evin ve aile fertlerinin devamlılığını sağlamalarına rağmen kadınların emeği sistematik olarak görmezden gelinir, değersizleştirilir, doğallaştırılır. Özellikle ücretli olarak çalışmayan kadınların hayatları ve zamanları adeta ev içine ve aile fertlerinin bakımına ipoteklenmiştir. Ücretli çalışan kadınlar ise genellikle ev ve işyeri arasında çifte mesai yaparlar.

Ev içi emek tartışmasını başlatan feministler, kadınların ev içinde harcadıkları emeğin hem ataerki hem de kapitalist sermaye birikimi ile olan ilişkisini sorguladılar. Bu sorgulama aynı zamanda ev içi emeği ve bakım emeğini “üretken olmayan (artı değer üretmeyen)” bir emek biçimi olarak tanımlayarak doğallaştıran Marksist teoriye de bir karşı çıkışı barındırıyordu. Maria Mies, Selma James, Dalla Costa gibi feministler ev içi emeğin, sermaye birikiminin ön koşulu olduğu iddia ettiler. Onlara göre, kapitalist üretimin ve sermaye birikiminin asli unsuru olarak görülen erkek işçi sınıfının “üretilmesi”, kadınların ev içindeki bakım emeği sayesinde mümkün olur. Erkek işçileri bir sonraki çalışma günü için hazır hale getiren, onlara gerekli tüm hizmetleri sağlayan, ev içinde bitmek tükenmek bilmeyen bir mesaide koşturan ev kadınlarıdır. Yani bir diğer deyişle, işçi sınıfının yeniden üretimi kadınların ücretsiz emeğine el konularak gerçekleştirilir. Heidi Hartmann gibi maddeci feministlere göre ise ataerkinin maddi temeli, erkeklerin kadınların emek gücü üzerindeki kontrolüdür. Yani erkekler kadınların ev içindeki emek gücüne el koyabildiği ölçüde kendi iktidarını güçlendirir. Maria Mies’in evkadınlaştırma analizi de bu noktada ufuk açıcıdır. Mies’e göre 19. yüzyıldan itibaren kadınlar, erkeklerin üretim ve birikim alanından dışlanarak aile ve özel alanla özdeşleştirildi, sistematik olarak ev kadınlarına dönüştürüldü. “Evkadınlaştırma, hava ve su gibi bedava elde edilebilir bir doğal kaynak olarak görülmesi” anlamına geliyordu (Mies, 2011). Bu evkadınlaştırma sürecinden hem her sınıftan erkekler hem de sermaye çıkar sağladı. Erkekler, kadınlar işgücü piyasasından dışlandığı için işleri üzerinde tekel kurdular ve aynı zamanda kadınlar maddi olarak onlara bağımlı hale geldiği için ev içindeki iktidarları sağlamlaştı. Öte yandan, kadınların ev içi emeği sömürülmeden, kadın emeği ataerkil baskıyla doğal bir kaynağa dönüştürülmeden kapitalist üretim mümkün olamazdı. Ev içi emekle sermaye birikiminin arasındaki bu ilişkiyi görünürleştirmek, ataerki ve kapitalizmin birbirini etkileme ve dönüştürme biçimlerini de ortaya koyar.

 Ücretli emek

Kadınların ev içindeki emeklerinin değersiz görülmesi, yaptıkları işlerin “iş”ten sayılmaması, kadınların ev dışındaki ve çalışma hayatındaki konumlarını doğrudan etkiler. Kadınlar genellikle daha düşük ücretlerle ve daha güvencesiz koşullarda çalışmaya zorlanırlar. İşverenler, kadın işçileri, boşanmış ya da bekar dahi olsalar, eve “ek gelir” götüren kişi olarak görürler ve bu yüzden kadınların ücretleri her zaman daha düşüktür. Kadınlara rahatlıkla daha fazla iş yüklenebilir, baskı yapılabilir. Aslında bir bakıma, kadınların evdeki erkekler tarafından maruz kaldıkları baskı ve şiddet, işyerinde farklı şekillerde yeniden ortaya çıkar. Erkek ustalar, amirler, müdürler, iş arkadaşları… Kadın işçilerin işyerinde maruz kaldıkları şiddet, taciz ve mobbing, kapitalist ataerkinin bir başka boyutudur. Sermaye sınıfı, ucuz ve esnek işgücü olarak gördüğü kadın işçileri ataerkil baskı mekanizmalarını kullanarak denetim altına almaya çalışır, kadınların sömürüsünü bu şekilde arttırır. Kadınların güçsüzlükleri, sermayenin çıkar sağlayacağı alanlara çok hızlı bir şekilde dönüşür. Mesela boşanmış ve çocukları olan bir kadın, işvereni tarafından rahatlıkla fazla mesaiye zorlanır, işten atmakla tehdit edilir, hakkında tutanaklar tutulur. Bunlar çok rahat bir şekilde yapılır, çünkü kadının o işe mecbur olduğu, kısa süreli bir işsizlik dönemini dahi kaldıramayacağı bilinir. Kadın işçilerin işyerinde yaşadıklarını sadece kapitalizm üzerinden açıklamak bu yüzden yetersiz kalır, kadınların ev ve işyeri deneyimleri, maruz kaldıkları baskı ve ayrımcılıklar ataerkiden bağımsız anlaşılamaz.

Kadınların eşitlik ve haysiyet mücadelesi

Kadınların ataerkiye karşı mücadelesini bir eşitlik ve haysiyet mücadelesi olarak da tanımlayabiliriz. Kadınların evde ve işyerinde yaşadığı birçok baskı, aslında haysiyetlerine yönelik bir saldırı olarak ortaya çıkar. Evde sözü dinlenmeyen, herhangi bir konuda fikri alınmayan, kendi kazandığı paranın üstünde dahi söz hakkı olmayan, hizmetçi olarak görülen kadınların haysiyet yarasıyla, işyerinde usta tarafından hakaret edilen herkesin içinde rezil edilen kadın işçinin yarası aynıdır. Erkekliğin kadınların haysiyetine yönelik saldırısı, en temelde kadınların özgüvenini, kendine olan saygısını hedef alır. Kadınlar, erkeklerle eşit olmadıklarını, kimi zaman “insan”dan dahi sayılmadıklarını hissettikleri anlarda yaşadıklarıyla kadınlıkları arasında rahatça ilişki kurarlar. Çünkü hayatın her alanında benzer bir ayrımcılıkla, benzer bir saldırıyla karşı karşıya kalmışlardır. İşyerinde gördüğü muamelenin erkek işçilere, evde gördüğü muamelenin erkek kardeşe yapılmadığını gördüğünde resim daha da netleşir. Ve kadınların mücadelesi, çok derinden hissedilen, bir an dahi unutturulmayan bu eşitsizliğe duyulan öfkeden kaynaklanır. Her zaman açıktan bir direniş olarak görmesek de kadınların evde, işte, mahallede çeşitli şekillerde içinde bulundukları koşulları değiştirmeye yönelik çeşitli direniş stratejileri, mücadele taktikleri olduğunu söylemek mümkün. Bu kimi zaman kocasından gizli maddi birikim yapmakla, kimi zaman fabrikada tacizci erkeklere karşı kadınlar arasında bir dayanışma örgütlemekte görünürleşir. Kadınlar, hayatlarının herhangi bir noktasında ataerkinin tüm silahlarıyla saldırdığı ve yok etmeye çalıştığı özgüvenlerini yeniden kazandığında, bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Ev içinde bir şekilde katlanılan, rıza gösterilen eşitsiz ilişkiler çatırdamaya başlıyor; işyerinde hak arama süreçleri başlıyor. Kadınların çocukluktan beri hissettiği o eşitsizlik durumu, ezilmiş ve bastırılmışlığın verdiği öfke, bir yerde benzer şeyleri yaşamış başka kadınların öfkesiyle buluştuğunda bir patlamaya sebep oluyor. Bu patlama gerçekleştiği anda, aslında kadınların hayatındaki erkekler tarafından inşa edilmiş korku duvarları da bir bir yıkılmaya başlıyor.

Politik özne olma mücadelesi

 Kadınlar bu eşitlik ve haysiyet mücadelesinin yanısıra, bunlarla iç içe geçen bir şekilde politik özne olarak kabul edilmek için de mücadele ediyorlar. Çünkü emeği değersiz kılınan, görmezden gelinen, haysiyetine saldırılan kadınların aynı zamanda öznelikleri de sistematik olarak yok sayılıyor. Mesela kadınlar, Türkiye işçi sınıfının yarısını oluşturmalarına rağmen hâlâ işçi hareketinin özneleri olarak görülmüyorlar. İşçi sınıfı deyince akla erkek işçiler geliyor, işçi hareketi deyince, sendikal mücadele deyince erkeklerin öncülüğünde yürütülen bir mücadele olarak düşünülüyor. Bunun sebebi kadın işçilerin pasif, itaatkâr, örgütlenmeye isteksiz ve sınıf bilinci eksik olarak yaftalanıyor olması. 1960larda fabrikalarda direnen kadınlar varken de aynı yaftayı görüyoruz, bugün 2023’te birçok direnişte kadın işçiler öncülük ederken de. Bu durum kadınların politik özne olarak kabul edilmediğinin bir göstergesi. Sendikalarda, işçi örgütlerinde, siyasi partilerde durum genellikle aynı. İşçi sınıfını örgütlemeyi hedefleyen, bu alanda çalışma yaptığını iddia eden yapılar kadınları muhatap almak konusunda hâlâ çok isteksiz. Bunun en temel sebebi, tüm bu örgüt ve yapıların aslında bir erkeklik iktidarının üzerinde inşa edilmiş olmaları. Kadınların eşit bir politik özne olarak hareket etmesi için alan açmak bu erkeklik iktidarına karşı bir tehdit olarak algılanıyor. Bir kadın işçi işyerindeki sendikal örgütlenmede öncü rol üstlense dahi, sendikacıların, diğer erkek işçilerin ve kendi çevresinin gözünde kontrol edilmesi ve bastırılması gereken kadın olmaktan kurtulamıyor. İşçi direnişlerinde ön plana çıkan, sakınmadan politik sözünü söyleyen kadın işçilerin, erkek sendikacılar tarafından çeşitli şekillerde bastırıldığı, himayeye alınmaya çalışıldığı, kontrol edilemediği durumlarda direnişten dışlandığı birçok örnek mevcut. Sendikaların bu şekilde hareket etmediği, kadınların bir şekilde kendi ailesinden destek bulduğu nadir durumlarda ise devreye ataerkil sistemin kurumsal güvencesi devlet girebiliyor.

Yakın zamanda Türkiye’de kadınların politik özne olma mücadelesine dair çok can alıcı bir olay yaşandı. Bir süredir tekstil işkolunda bağımsız bir sendika olan BİRTEK-SEN sendikasının ismini sıkça duyuyoruz. Özellikle 2022 yılının ilk aylarında Gaziantep’te gerçekleşen tekstil işçilerinin grev dalgası sonrasında sendika bu alanda yoğun çalışmalar yürüttü. Sendika, şu anda Gaziantep ve çevre illerde tekstil fabrikalarında örgütlenme faaliyetlerine devam ediyor. Yaklaşık bir ay önce, Malatya’da BİRTEK-SEN için örgütlenme faaliyeti yapan iki kadın işçinin ailelerindeki erkekler aranarak karakola ifadeye çağrıldılar. Bir kadının eşi, diğer kadının babası arandı. TEM’de (Terörle Mücadele Dairesi Başkanlığı) hukuksuz bir şekilde fiili gözaltı işlemi uygulandı ve ifadeleri alındı. Ailelere, kadınların sendikal çalışma yapmaması konusunda kibarca uyarıda bulunulmuş, “kadınların önünü tutun” denmiş. Polis bu uyarıyı yaparken, bu kadınların “erkekleri” tarafından şiddetle, baskıyla dizginlenmesini ve sendikal alandaki faaliyetlerinin önüne geçilmesini hedefliyor. Bir bakıma, şirketlerin özel koruması gibi çalışan kolluk güçleri, kadınları teröristlik suçlamasıyla, aile baskısıyla ve erkek şiddetiyle korkutmaya çalışmış. “Sizin bunlarla ne işiniz var, sizi kim kandırdı” gibi cümleler kurulmuş kadınların ifadesi alınırken. Burada kadınların kendi kararlarını verebilecek bir kapasiteye, politik faaliyet yürütecek bir iradeye sahip olduklarının kabul edilmediği açıkça gösterilmiş oluyor. Bu kadın işçilerin yaşadıklarını, işçi hareketinde öncüleşen ve örgütlenme yapan bir erkek işçinin yaşama ihtimali var mıdır sizce? İşte bu sorunun cevabı, kadınların politik özne olarak kabul edilmemeleri ile doğrudan ilişkili. Kadınlar, herhangi bir alanda politik faaliyet yürüttüğünde bu devletiyle, işvereniyle, ailesiyle, sendikasıyla engellenmeye, bastırılmaya çalışılıyor.

 Sonuç yerine

Klasik Marksist açıklamaya göre, toplumdaki esas çelişki emek ve sermaye arasındaki sınıf çelişkisidir, Kadınlar, hayatlarının herhangi bir noktasında ataerkinin tüm silahlarıyla saldırdığı ve yok etmeye çalıştığı özgüvenlerini yeniden kazandığında, bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Ev içinde bir şekilde katlanılan, rıza gösterilen eşitsiz ilişkiler çatırdamaya başlıyor; işyerinde hak arama süreçleri başlıyor. 18 halka dergi kadın ve erkek arasındaki çelişki kadın ve erkek arasındaki çelişki ise sınıf çelişkisi çözüldükten, sosyalizm inşa edildikten sonra odaklanılacak ikincil bir konudur. Feministler, uzun yıllardır bu teze çeşitli şekillerde karşı çıkıyor, bu tezi çürüten teoriler geliştiriyorlar. Bu yazıda kısaca değinmeye çalıştığım gibi, kadınların ev içinde ve işyerlerinde yaşadıklarını açıklamak için kapitalizm analizlerinin yetersiz kaldığı açıktır. Emek sömürüsüne dayalı bir sistem olarak kapitalizm, ataerkil baskı mekanizmaları ve ev içindeki ücretsiz kadın emeğinin sömürüsü olmadan meydana gelemez ve varlığını sürdüremezdi. Bunun bugün de değişmediğini söyleyebiliriz. Kadınlar yoğun bir şekilde işgücüne katılsalar dahi, ev içindeki cinsiyetçi iş bölümü neredeyse değişmeden devam ediyor ve bakım yükü hâlâ büyük oranda kadınların omuzlarında. Diğer yandan, bir sömürü ve tahakküm sistemi olarak ataerkiyi, kapitalizm koşullarında büründüğü şekilden bağımsız ele almak mümkün değildir. Durum böyleyken, kapitalizm ve ataerki birbirine maddi ve somut koşullar açısından bu kadar bağımlı ve kenetlenmiş iken, ataerkiyi sadece bir kültürel ve ideolojik “gerilik” meselesi olarak ele almak ya da kapitalizme göre ikincil görmek hatalı bir politik tutumdur. Öte yandan, ataerkinin işçi sınıfı mücadelesi yükseldiğinde ve kapitalizm geriletildiğinde kendiliğinden çözülmeye başlayacağını varsaymak, en hafif tabirle erkekliğin gücünü hafifsemek ve kadınların uzun yıllardır yaşadıklarını yoksaymak anlamına gelir. Bu, ataerkiye karşı verilen feminist mücadeleyi kolayca burjuva bir hareket olarak küçümseyen kimi sol grupların da düştüğü bir hatadır.

 Sonuç olarak, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de kadınlar erkekliğin baskı ve tahakkümü altında yaşamaya zorlanıyorlar. Kadınlar, hem içinde bulundukları maddi koşulları değiştirmek, hem de erkek ve devlet şiddeti karşısında hayatlarını korumak için bir araya geliyor ve mücadele ediyorlar. Siyaset alanında eşit birer özne olarak görülmek ve siyasi yapılardaki erkeklik iktidarlarını sarsmak da bu mücadelenin bir parçası. Türkiye’de kadınların siyaseti, erkekliklerinden güç alan yapıların sarsılması ve kadınlara açılan göstermelik alanların hakiki bir dönüşüme yol açacak şekilde doldurulması ile mümkün. Eşitlik temelinde kurulacak bir toplumdan söz edebilmemizin yolu da kadınların feminist mücadelesinin güçlenmesinden geçiyor. Şilili feministlerin ünlü sloganlarında söylediği gibi “Devrim ya feminist olacak ya da hiç olmayacak”.

 Dipnotlar: 1) Bu konuda daha detaylı bir okuma için Gülnur Acar Savran’ın Beden, Emek, Tarih: Diyalektik Bir Feminizm İçin kitabındaki ilk bölüme bakılabilir.

2) Bu olayı yaşayan kadınlarla yapılan bir röportaj için: https://www.kadinisci.org/orgutlenme-sendika/ sendikal-mucadelemizden-de-varolus-mucadelemizden-de-alikoyamayacaklar-bizi/

Kaynaklar: 1) Marie Mies, Ataerki ve Birikim, Dipnot Yayınları, Ankara, 2011 2) Gülnur Acar Savran, Beden, Emek, Tarih: Diyalektik Bir Feminizm İçin, Dipnot Yayınları, Ankara, 2019

Bu yazı 01.12.2023 tarihinde Halka Dergi’ de yayınlanmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir