Zeki Kılıçaslan
İşçisiz “İşçi Siyaseti”, Halksız “Demokrasi” Eğer Türkiye tarihine bakarsak tam anlamıyla “ulusal çapta siyasal bir işçi hareketi olarak” 1. TİP (1961) dışında bir hareket göremeyiz. Doğrudan seçilmiş sendikal işçi temsilcileri tarafından kurulan TİP o dönemdeki farklı kuşaktan sosyalist aydınların önemli çoğunluğunun da katılımı ile bu konuma yükselmişti. 12 Mart-12 Eylül dönemi arasında yükselen fakat uluslararası ve ulusal nedenlerle bölünmüş sosyalist/devrimci hareketler ise, belki bir derece TKP dışında, bu konuma yaklaşamadı bile. Sonraki süreçte işçi ve tüm emek sınıflarının kitlesel/ örgütsel olarak siyaset sahnesinden giderek çekilmesi işçi/emek siyasetlerini işçisiz hale getirirken, 12 Eylül sonrası çıkarılan siyasi partiler ve seçim kanunları ile hangi parti olursa olsun doğrudan halk katmanlarının siyasete katılım kanallarını da iyice kilitleyerek “demokrasimizi” de halksız bir “demokrasi” haline getirdi.
12 Eylül Faşist Askeri Darbe Kimlik Siyasetini Güçlendirdi
12 Eylül Faşist Askeri Darbesi ile yeni bir döneme girilmişti. İhracata yönelik sanayileşme ve Neo-liberal politikaların devreye girmesi ile işçi sınıfının sendikal örgütlenmesi büyük ölçüde güdükleştirilip kontrol altına alınmış, büyük ölçüde artan göçler sonucu kentleri dolduran yoksullarının dayanışma ve kimlik ihtiyacı anti-ABD/emperyalizm ve sosyal adaletçi Müslümancı söylemler ile buluşmaya başlamıştı. Aynı anda silahlı bir kalkışma ile gündeme gelen Kürt siyasal hareketinin etkisi ile milliyetçi siyaset eski a n t i – k o m ü n i s t söyleminden anti-Kürt söyleme doğru değişerek yeni bir kitlesel siyaset ekseni ortaya çıkarıyordu. 1990lardan bu yana Türkiye siyasetinin ana karşıtlık konumları artık ortada idi. TürkKürt, Sünni-Alevi, dindar-seküler ayrımı önemli bir oranda kitlelerin siyasete katılımının yeni ekseni olmuştu.
Kimlik siyasetin temelleri
Esasta Osmanlı döneminde başlayan ve daha sonra tek parti döneminde hızlanan modernleşme hareketi ve buna tepki olarak gelişen gelenekçi reaksiyon, İttihat ve Terakki – Hürriyet ve İtilaf, CHP – Demokrat Parti ve devamında CHP – AP karşıtlığının kültürel temellerini hep belirlemişti fakat bu ayrımlar soğuk savaş dönemi siyasetinin baskısı altında şekilleniyor ve biçim değiştiriyordu. Sovyetlerin çökmesi, soğuk savaş siyasetinin etkisinin ortadan kalkması ve yükselen Müslümancılık ve Kürt halkçılığı temelli muhalif hareketler ana siyasal karşıtlıkları büyük ölçüde daha baskın biçimde kültürel kimliklerden kaynaklanan farklılıklara yaklaştırdı. Bu dönüşüme en güzel örneklerden birisi daha önce merkez sağın kalesi olarak bilinen İzmir’in yükselen Müslümancılık endişesi ile CHP sekülerliğine, öte yandan işçi kimliği ile halkçı Ecevit politikalarının yanında duran Kocaeli’nin ise sonraki dönemde kimlik temelli olarak Refah Parti’si ve ardından AK Parti’ye yönelmesidir. Öte yandan yükselen Sünni Müslümancılık bu konuda politika üretemeyen CHP ve Solu “kaçınılmaz” şekilde seküler ve Alevi toplumuna sıkıştırırken, yükselen Kürt hareketi ve Türk milliyetçiliği de Türk ulusalcılığını ve Kürt muhalefetini öne çıkarıyordu. Çok sayıda grubu ile Sosyalist Sol bu daraltılmış alanlarda, sınırlı ve dolaylı da olsa kimlik siyasetinin bir parçası haline geliyordu. İşçisiz Sosyalist Sol/”İşçi Siyaseti” artık iyice şekillenmişti.
12 Eylül rejiminin yaptığı çok önemli ve halen dokunulmayan en ciddi değişikliklerden birisi de siyasal partiler yasasıdır. Durmadan Anayasa değişiklikleri ile sözde “demokratikleşme” lafları eden iktidarın şimdiye kadar siyasi partiler yasası değişikliğinden bir kez bile söz etmemesini bu durumla birlikte düşünmeliyiz. Yine ana muhalefetin bu sorunu ciddi şekilde siyaset gündemine taşıdığına da şahit olmadık. Bu konunu arkasındaki gerçek “bir devlet olarak egemen sınıfın”, 12 Eylül öncesi dönemden aldığı dersle siyasetin “halka bırakılamayacak kadar önemli olduğunun” iyice farkında olduğudur. Mevcut yasayla partiler tümüyle, genel merkezin bile değil, genel başkanın emir komutasına verilmiş ve zaten örgütlü sosyal güçleri tümüyle yok edilmiş halk eğilimlerinin kendi oy verdikleri partileri aracılığı ile bile tutumlarını siyasete taşımalarının önü büyük oranda kesilmiştir. 12 Eylül öncesi zorunlu olan ön seçimler başkanın iradesine bırakılmış, böylelikle milletvekilleri artık milletin değil genel başkanın vekilleri olmuştur. Son yıllarda dünyadaki genel eğilim, halkın sosyal, sınıfsal ve ideolojik temelde desteklediği siyasi parti yapıları yerine ideolojiden yoksun partizanlıkla işleyen yapılarının yükselişi şeklindedir. Türkiye’de de siyasetin görüntüsü, kültürel kimlik söylemlerine dayanan ama temsil edildiği söylenen kitlelerin de doğrudan etkileyemediği siyasi partiler şekline dönüşmüştür. Böylelikle devlet ve güçlü çıkar gruplarıyla birlikte bu üçlü kuvvet siyaseti kontrol eder hale gelmiştir. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de gelinen bu “halksız demokrasi” durumu sağ popülizmler için temel teşkil ettiği gibi sol popülist siyasetler için de bir fırsat oluşturuyor.
………………………………………….
Dini muhalefet ve sosyal mücadele
Yazının bundan sonraki kısmında “aykırı” bir konuyu tartışmak istiyorum. Kanaatimce Türkiye’de dinin Cumhuriyet’in her döneminde devletin sıkı kontrolünde olması yani dinde özgürlüğün aslında hiç olmamış olması belki de Türkiye’de demokrasi ve emek temelli, siyasetlerinin zayıf kalmasında önemli bir neden olarak duruyor. Bazılarınca Cumhuriyet değerlerinden uzaklaşıldığı düşünülen son dönemlerde ise örgütlü sivil dinî yapıların güçlerini devleti yönetenlerle birleştirmelerini de bu bağlamda düşünebiliriz. Son 20 yılda karşılaştığımız durum Cumhuriyet’in yapısıyla çok ilişkili. Başta İngiltere olmak üzere 18. yüzyılın ikinci yarısı ve 19. yüzyılda belirgin olmak üzere batıda eski egemen lik kurumlarına (feodal derebeylik, monarşiler, hukuk tanımayan iktidarlar) karşı muhalefet; aydınlanmacı seküler humanist gelenek ve insan hakları/özgürlüğü söylemiyle birlikte anlamını varolan düzenin yanında yer alan “milli kurumsal dini otoriye” karşı konumlandıran yeni dinî akımların ortaya çıkışı ve yükselişi de benzer arzulara dayanır. Yükselen kapitalizm koşullarında çok büyük yoksunluklar içinde kalan küçük üretici kitlelerin ve yeni ortaya çıkan işçi sınıfının durumunu dile getirip, acılarını “manevi olarak azaltmaya” çalışan bu akımlar, aynı zamanda ezilenlerin bir araya gelmeleri için muhalif ve dinî dayanaklara başvurdular. Egemen kültürel düşünce (Gramsci‘de kamusal düşünce) olan din içindeki bu bölünmeler aslında sınıfsal konumların bölünmüşlüğünün bir göstergesi idi. Zaten çok bilinen bir gerçektir, tıpkı Müslümanlıktaki Şii – Sünni bölünmesi gibi çoğu diğer din içi bölünmeler teolojik alandan başlayıp sosyal alanda devam etmez tersine siyasal/sosyal alandan başlayan bölünmeler kendisine teoloji alanında yer açar.
Merkez batı ülkelerinde kiliseler içindeki bu bölünmeler zaman içinde, gelişen ve görece “demokratikleşen” ve emperyalist sömürüden yoksullara pay dağıtan burjuva egemenliğinin kurumları haline geldiler. Buna rağmen merkez batı ülkelerinde bile hâlâ yoksulların yanında duran bazı dinî eğilimler zayıf da olsa varlığını sürdürdü. Benzer şekilde özellikle Latin Amerika katolikliğinde bazı kiliseler ve Güneydoğu Asya da bazı dinî eğilimler halkı ezen diktatörlere ve azgın sömürü düzenine karşı silahlı mücadeleyi desteklemeye kadar varan yaklaşımlar geliştirdiler. Hâlâ birçok ülkede emek siyasetlerine desteklerini sürdüren bu tutumlar Kurtuluş Teolojisi yaklaşımı ve tartışmaları etrafında varlığını sürdürüyor. Ülkemizde ise dinin kurumsal yapısı gibi toplumsal ve siyasî alana dair sözü de çok büyük ölçüde devlet tekeli altında katılaşmış vaziyette. Dünyada örneği çok az görülmüş şekilde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devasa etkisi altındaki bu tekelleşme, eskinin “seküler devlet” döneminde olduğu gibi bugünün “dinsel söylem” dozu baskın haline gelmekte olan devlet döneminde de sürmektedir. Durum böyle olunca ülkede ayyuka çıkan zulümlere ve adaletsizliklere karşı vicdani bir ses çıkaran neredeyse tek bir din adamı bile artık ortalıkta görün(e)memektedir.
Din’ de özgürlük; Din’ in devletleşmesi mi toplumun güçlenmesi mi?
Türkiye’ de Sünni inanç grubu için Cumhuriyet tarihi boyunca toplumsal muhalefetle yakınlaşan bir dinî eğilim hemen hiç olmadıysa bunun bir nedeni de zaten sünni dindarlığın uzun yıllar boyunca sürekli olarak merkezi idarenin dışında, sürekli “muhalif” olma konumunda bulunması ve/veya böyle algılanmasıdır. O zaman şu soruyu sormak gerekiyor; Demokratik bir devlette dinî kurumların inananların oluşturduğu sivil organizasyonlara bırakılması yani bir araya gelen inanç gruplarının kamu tarafından kabul edilmek zorunda olan kendi dinî kurumlarını oluşturma hakkı dolayısıyla dinde özgürleşme bazılarınca öngörüldüğü gibi “dinin devlet olmasına” mı yol açar yoksa ekonomik/sosyal/siyasal egemen olan güç karşısında toplumun güçlenmesine mi?
İşçisiz “işçi siyaseti” ve “halksız demokrasi” sorunumuz için kolay bir çözüm yok. İşçileşen bir “işçi siyaseti” halksız demokrasi sorununun çözümünde bir yol olarak ortadadır. Sosyalist siyasetlerin toplum okumalarını yetkinleştirip doğru bir yönelime gireceği umudu ile birlikte bir ihtıyacımız da devletten özgürleşip kendi cemaatine dayanması gereken dinin, en azından bazı kanalları ile hakkı, maşeri vicdanı, adaleti yani aslında İbrahimî dinlerin temel değerlerini, otorite ve egemen olandan korkmadan dile getirecek yeni bakış ve yorumlarınadır.
Bu yazı 01.12.2023 tarihinde Halka Dergi’ de yayınlanmıştır.

