Kuraklık Değil, Kapitalizm Öldürdü. İklim, Açlık ve Emperyalizm-Jeferson Choma

 

İklim, Açlık ve Emperyalizm: 30 Milyonu Öldüren Süper El Niño’nun Unutulmuş Dersleri

19. Yüzyılın sonundaki büyük kıtlıklar, salt bir doğa ürünü değil, toplumun gıda üretimini ve dağıtımını nasıl örgütlediğinin ve aşırı iklim olaylarına nasıl (ya da hazırlanmadan) hazırlandığının sonucuydu.

Temel bir gerçek var: bu insanları öldüren El Niño değildi. Bir kuraklığı dev boyutlarda bir trajediye dönüştüren şey, köylü ekonomilerini yıkan, bütün halkları dünya pazarına tabi kılan ve milyonları açlığa mahkûm eden sömürgeci emperyalizmin doğuşu ve yayılmasıydı. Anlatacağımız hikâye bu.

Jeferson Choma / 28 Haziran 2026

Dünyanın önde gelen meteoroloji kurumları 2026’da bir süper El Niño’nun geleceğini çoktan doğruladı ve dünyanın dört bir yanından bilim insanları yıkıcı sonuçlar konusunda uyarıyor. Birçoğu bu olgunun Dünya’nın iklim sisteminin gidişatını tümden değiştirebileceğinden korkuyor.

2026 süper El Niño’su ve getirebileceği etkiler hakkında söyleyecek çok şeyim var. Ama bu yazıda, önümüzdeki dönem için en iyi tarihsel paralel olarak gösterilen 1877 süper El Niño’sunun sonuçlarını ele almak istiyorum.

O iklim olayı, tarihin en büyük insanlık felaketlerinden birini tetikledi. Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın bazı bölgelerini vuran büyük kıtlıklar sonucunda 30 milyonu aşkın insanın öldüğü tahmin ediliyor.

Ancak temel bir gerçek var: bu insanları öldüren El Niño değildi. Bir kuraklığı dev boyutlarda bir trajediye dönüştüren şey, köylü ekonomilerini yıkan, bütün halkları dünya pazarına tabi kılan ve milyonları açlığa mahkûm eden sömürgeci emperyalizmin doğuşu ve yayılmasıydı. Anlatacağımız hikâye bu.

Açlığın Manzarası

Yaşananların boyutunu kavramak için, tikel bir hikâyeyle başlayalım: 1870’lerde ABD Başkanı olan Ulysses Grant’in tatil gezisi. Grant, en çok Amerikan İç Savaşı sırasında Birlik (Kuzey) ordularına komuta etmesiyle bilinir; ancak başkanlığı da sayısız yolsuzluk vakasıyla lekelenmişti. Görev süresi bittiğinde ailesini alıp dünya çapında iki yıl sürecek bir yolculuğa çıktı.

Doğu’yu dolaştı; Mısır’a, Çin’e, Hindistan’a gitti. Ancak gittiği her yerde onu etkileyen bir şey vardı: bu ülkelerin halklarını kasıp kavuran açlık manzarası. Yıl 1877’ydi ve bu bölgelerin yanı sıra açlık Kore’yi, Rusya’yı, Güney Afrika’yı, Filipinler’i ve Brezilya’nın kuzeydoğusunu da vuruyordu.

O dönemin insanları henüz bilmiyordu ama bu açlık, tarım ürünlerinde büyük kayıplara yol açan devasa kuraklıkların, yani bugün süper El Niño olarak andığımız güçlü bir El Niño’nun sonucuydu. Dünya çapında iklimi değiştiren bu olgu, Büyük Okyanus’un ekvator sularının anormal ısınmasından kaynaklanır. Ancak 19. yüzyılın sonunda meteoroloji bilimi hâlâ çok ilkeldi: küresel bir meteoroloji ağı bile yoktu ve kimse bu olgunun işleyişini doğru dürüst anlamıyordu.

1896 ile 1902 arasında, yeni bir büyük açlık dalgası bu ülkeleri ve başka ülkeleri yeniden vurdu. Bu, Etiyopya’yı ve Sudan’ı da yıkan başka bir El Niño döngüsüydü. Bu dönem boyunca 31 milyonu aşkın insanın açlıktan öldüğü tahmin ediliyor; bazıları kurban sayısının 50 milyonu aştığını söylüyor. Açlığın yanı sıra, büyük bir El Niño’nun ardından her zaman şiddetle ortaya çıkan kolera, sıtma, veba ve diğer hastalıkların salgınları da yüz binlerce kişinin canına mal oldu.

İklim ve Yeni Emperyalist Düzen

Bu veriler Mike Davis tarafından derlendi ve Geç Viktorya Dönemi Soykırımları: El Niño Kıtlıkları ve Üçüncü Dünya’nın İnşası adlı kitabında yer alıyor. Davis, bu büyük trajedinin salt bir doğa olayından kaynaklanmadığını gösteriyor.

Onun tezine göre, Avrupa’nın emperyalist ülkeleri, Japonya ve ABD ile birlikte, bu fırsatı sömürge topraklarını genişletmek, ortak (komünal) toprakları gasp etmek ve yeni hammadde kaynaklarını denetim altına almak için kullandı. Bu, modern dünya sistemine zorla dahil edilmeleri sonucunda açlıktan ölen milyonların cesetleri üzerinde kurulan yeni emperyalist düzenin doğuşuydu. Ve burada yolu açan şey, gücün/zorun kullanılmasıydı.

Bu yorum, Rosa Luxemburg’un emperyalist birikimin çevre (periferik) ülkelerdeki işleyişine dair klasik tahliliyle örtüşüyor: Luxemburg’un savunduğu gibi, her yeni sömürgeci genişleme, sermayenin yerli halkların toplumsal ve ekonomik ilişkilerine karşı acımasız bir mücadelesiyle birlikte yürür; bu halklar da üretim araçlarından ve emek güçlerinden zorla mahrum bırakılır ve birikim, kapitalist olmayan oluşumların doğal iç çözülüşünü ve piyasa ekonomisine kademeli geçişini bekleyemez ya da bununla yetinemez hale geldiğinde, geriye kalan tek çözüm zordur; birikim, tarihsel bir süreç olarak, zoru kalıcı bir silah gibi kullanır.

Bu çözümleme çarpıcıdır ve günümüzde kapitalizmin Yerli, köylü ve kilombola (kaçak köle yerleşimi kökenli) toplulukların topraklarına yönelik ilerleyişini anlamak için bile hâlâ son derece güncelliğini korur.

Mike Davis’e göre kıtlığın kurbanları, birlikte işleyen üç büyük çarkın altında ezildi:

  • O dönemde pek anlaşılmayan, küresel ölçekte aşırı iklim olayları.
  • Fiyatlarının o dönemin kapitalizminin kalbi olan Viktorya dönemi İngiltere’sinde belirlenmeye başladığı bir dünya tahıl piyasasının yaratılması.
  • Sömürgeci genişlemeyi doğal afetlerin dinamikleriyle birleştiren, durumu bir dünya pazarı kurmak ve köylüleri ile geleneksel ekonomileri savunmasız bırakmak için kullanan emperyalizm.

Aşağıda göreceğimiz gibi, başka etkenler de bu kırılganlığı daha da derinleştirdi.

Şunu vurgulamak gerekir: El Niño, insanlığın kendisinden çok önce, binlerce yıldır var olan bir olgudur. Doğu’nun kadim uygarlıkları, Çin’de ve Hindistan’da, şiddetli kuraklık dönemlerinin geleceğini her zaman biliyor ve buna hazırlanıyordu.

Örneğin Çin’de imparator, kuraklıktan etkilenmeyen bölgelerdeki ambarlarda saklanan, hasat kaybı dönemlerinde halka yardım için kullanılan “haraç depoları” denen tahıl rezervlerini muhafaza ederdi. Büyük kuraklıklar tarımı vurduğunda, 18. yüzyılın El Niño döngülerinde, 1720, 1742 ve 1778’de olduğu gibi, imparatorlar halka yardım sağlardı. Hatta ciddi kuraklıklara nasıl müdahale edileceğine dair “protokolü” olan, eğitimli bir devlet bürokrasisi bile mevcuttu.

Bu tablo, 19. yüzyılın sonunda yaşananlardan çok farklıydı. Haraç rezervi sistemi korunmuş olsaydı, açlık soykırımının bu kadar çok can almış olması pek olası değildi. Peki bu sistem neden ayakta kalamadı? Bunun cevabı İngiliz sömürge egemenliğiyle ilgili.

Sömürge Soykırımları

Çin, emperyalizmin “Gambot Diplomasisi” (Bir devletin, diğer bir devlete siyasi baskı yapmak veya çıkarlarını korumak amacıyla savaş gemilerini bir gözdağı unsuru olarak kullanması anlamına gelen cebri bir dış politika yöntemidir.) denen uygulamasına maruz kaldı. İngiliz İmparatorluğu’nun askeri güç kullanarak Çin’i afyon ticaretine topraklarında izin vermeye zorladığı iki Afyon Savaşı’nı hatırlamak yeterli.

İngilizler, Davis’in “dünya tarihinin en büyük uyuşturucu anlaşması” olarak nitelendirdiği bir işlemle, sadece 1879 yılında Çinlilere 87 bin sandık afyon sattı. Bununla birlikte Çin, dış ticareti üzerindeki egemenliğini kaybetti.

Sömürge egemenliği tarafından zayıflatılan ve moral çöküntüsüne uğratılan Çin devleti, kuraklıklara dayanacak ve açlığı önleyecek tahıl depolarını sürdüremedi. El Niño 19. yüzyılın sonunda vurduğunda, hâlâ bazı tahıl depoları vardı. Ancak halk, çoğu zaman tam da bu depoların yanı başında açlıktan ölürken, depolanan tahıllar halkın yardımına harcanmak yerine dünya pazarına ihraç edilmek üzere doğrudan İngiltere’ye gönderiliyordu.

Çin’de bu çözülme diplomatik ve askeri yollarla gerçekleşmişse, Hindistan’da ekonomik ve altyapısal yollarla gerçekleşti. Hindistan köylerinde de gıda depoları vardı. “Hidrolik toplum” olarak bilinen kadim Hindu uygarlığı, büyük nehirler boyunca gelişmiş ve şiddetli kuraklıklara karşı korunmak için karmaşık sulama sistemleri kurmuştu.

Ancak İngiliz sömürge egemenliğiyle birlikte bu son buldu: eski sulama sistemleri sökülüp dağıtıldı; bu, sömürge raporlarının kendisinde bile kayıtlıdır.

İngilizlerin inşa ettiği demiryolları, gıda rezervlerini etkilenen bölgelere taşıyabildikleri gerekçesiyle açlığa karşı bir güvence olarak övülmüştü; ama gerçekte köylerde depolanan tahılları, aç halkın yağmalama tehdidinden uzak, daha “güvenli” depolara aktarmaya yaradı.

Çin’de olduğu gibi, gıda rezervleri halkın yardımına harcanmak yerine dünya pazarına ihraç edildi.

Rakamlar çarpıcı: 1875 ile 1877 arasında, büyük kıtlığın hemen öncesinde, Hindistan’ın tahıl ihracatı beş kat arttı. Hindistan tarihinin en kötü kıtlıklarının yaşandığı 1875-1900 arasında, yıllık tahıl ihracatı 3 milyon tondan 10 milyon tona çıktı.

20. Yüzyılın başında Hindistan, Britanya’nın buğday tüketiminin neredeyse beşte birini karşılıyordu.

Buna, çok daha yıkıcı bir ekonomik tablo daha eklendi. Emperyalizm, sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki küçük çiftçileri dünya emtia ticaretine dahil etti. Birçoğu İngiliz tekstil sanayii için pamuk üretmeye başladı.

Bu pamuk patlaması, ABD’nin güneyindeki üretimi durduran Amerikan İç Savaşı’yla bağlantılıydı. Üretim orada yeniden başladığında fiyatlar düştü ve küçük çiftçileri iflasa sürükledi.

Daha da kötüsü: pamuk ekimi gıda üretimini azalttı ve halkı, 1877’nin büyük El Niño’sunun arifesinde gıda güvencesizliği içinde bıraktı; bu da felaketi daha da büyüttü.

Bu yıkım, 1873’te başlayıp 1897’ye kadar uzanan kapitalizmin ilk resesyon döngüsüyle birleşti; bu da tropikal tarım ürünlerinin değerinin düşmesine yol açtı.

Krizi derinleştiren bir başka etken de ABD, Avrupa ve Japonya’nın altın standardını benimsemesiydi; bu, (gümüş standardına dayanan) Çin ve Hindistan’ın para birimlerini değersizleştirerek bu ülkelerdeki mali krizi ağırlaştırdı.

Bu çevre ekonomilerinin boğulmasını tamamlamak için, devlet bütçelerinin büyük bir bölümü sömürge askeri harcamalarına bağlanmıştı; Hindistan’da bu oran bütçenin %34’üne ulaşıyordu.

Yürek Burkan Tanıklıklar

Davis’in en büyük başarılarından biri, bu muazzam trajedinin tanıklıklarını ve hikâyelerini gün yüzüne çıkarmasıdır. Britanya İmparatorluğu raporlarına ve dönemin basın haberlerine dayanarak okuru dehşet verici gerçeklerle yüz yüze getiriyor.

Misyonerler, Hindistan’ın birçok bölgesinde, canlı ve iyi beslenmiş tek yaratıkların, sokaklardaki insan cesetleriyle beslenen köpekler olduğunu bildirdi.

İngiliz bir gezgin, bir Çin eyaletinde her gün binden fazla insanın açlıktan öldüğünü anlattı. Onun anlatımına göre, halk eşlerini ve çocuklarını satıyor, çamur ya da insan cesedi kalıntıları yiyordu.

Büyük kuraklık sona erdiğinde ise, yüz binlerce can daha alan hastalıklar ve salgınlar geldi.

Kayıtlar, imparatorluğun üst düzey yetkililerinin olup biteni tam olarak bildiğini, ama daha da acımasız bir tutum benimsediklerini gösteriyor: iflas etmiş köylülerden vergi topluyor, ödeyemeyenlerin topraklarına el koyuyorlardı.

Başka bir deyişle, emperyalizm bu durumu geleneksel ortak toprakları tasfiye edip özel mülkiyete dönüştürmek için bir fırsat olarak kullandı.

Ancak 1877’nin süper El Niño’su, Çin’deki Boksör İsyanı, Brezilya’nın kuzeydoğusundaki sertão bölgesinde Canudos ve kuşkusuz sonraki on yıllarda bağımsızlık mücadelesini güçlendirecek olan Hint milliyetçiliğinin yükselişi gibi büyük sömürge karşıtı isyanların doğmasına da yardımcı oldu.

Açlığın Siyasal Ekolojisi

Davis, Marksist siyasal ekonomiyi çevre tarihiyle birleştirerek “açlığın siyasal ekolojisi” adını verdiği yöntemi benimsiyor ve açlığı salt aşırı nüfus artışının bir sonucu olarak gören Malthusçu tezleri ya da doğalcı determinizme dayanan eski açıklamaları reddediyor.

O dönemde, Asya’yı zayıf, aç ve paçavralar içindeki köylülerle dolu bir açlık ülkesi olarak resmeden oryantalist kalıp yargılar egemendi.

Mike Davis’in en büyük başarısı, bu trajedinin salt El Niño’nun etkileriyle açıklanamayacağını göstermesidir.

19. Yüzyılın sonundaki büyük kıtlıklar, salt bir doğa ürünü değil, toplumun gıda üretimini ve dağıtımını nasıl örgütlediğinin ve aşırı iklim olaylarına nasıl (ya da hazırlanmadan) hazırlandığının sonucuydu.

Açlığın kurbanları, resmi tarihin görünmez kılmaya çalıştığı gerçek bir sömürge soykırımı içinde, emperyalizmin ilerleyişinin dayattığı dönüşümlerin bedelini ödediler.

Bu çözümlemeyi bugüne taşıdığımızda, bir yüzyıldan fazla bir süre sonra, belki de 1877’dekinden bile daha yoğun olabilecek yeni bir süper El Niño olasılığıyla bir kez daha karşı karşıyayız.

Ancak o dönemden farklı olarak, bu gücün etkisi, Dünya’nın iklim sisteminin dengesini değiştirebilecek, fosil yakıta dayalı kapitalizmin ürettiği küresel ısınmayla birleşiyor.

Bir sonraki El Niño, önleme mekanizmalarını tasfiye eden, su gibi doğal kaynakları özelleştiren neoliberal politikaların onlarca yılıyla şekillenen ve şimdi de aşırı sağın yükselişi ve iklim inkârcılığıyla birleşen, daha da savunmasız bir dünyayla karşılaşacak.

Gitgide daha eşitsizleşen ve iklim felaketiyle tehdit altında olan bir dünyada, bir sonraki, daha da güçlü bir El Niño’dan ne bekleyebiliriz?

Bu, bir sonraki yazının konusu.

Bu yazı 5 Temmuz 2026 tarihinde

Marksizm Şimdi! yeni logo Dergisinde yayınlanmıştır.

Kuraklık Değil, Kapitalizm Öldürdü. İklim, Açlık ve Emperyalizm

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir