Kriz ve emek hareketi; Sınıf siyaseti nasıl güçlü bir alternatif oluşturabilir?

Zeki Kılıçaslan

Türkiye, toplumun çok büyük bir çoğunluğunu ciddi derecede etkileyen derin bir ekonomik kriz içerisinden geçiyor. Ekonomik kriz, 2023 seçimlerinde iktidarını korumayı “başarmış” olsa da iktidarın kendi inşa ettiği siyasal rejimin tıkanıklığı ve 2024 yerel seçimlerinde uğradığı ağır yenilgi nedeniyle meşruiyetinin iyice gerilediği bir ortamda yaşanmaktadır. Kürt meselesindeki çözümsüzlük siyaseti kayyım politikaları ile sürdürülürken, diğer yandan da bölgede süregiden savaşlar, Dünya çapında yükselen ekonomik/siyasal kutuplaşma ve daha büyük savaş tehditleri altında yaşamaktayız. Siyaset üretmeye gayet elverişli koşullara rağmen sınıf/emek/sosyalizm yönelimli hareketler bir alternatif oluşturamamış durumda. Bu durum elbette kaygı verici durumda ama daha kaygı verici olan mevcut durumu aşmaya çalışan herhangi bir ciddi arayışın olmamasıdır.

Bu yazıda esas olarak sınıf/emek/sosyalizm yönelimli siyasetin bir türlü kitleler tarafından dikkatine alınabilir boyut ve yönelimde bir odak oluşturamamış olmasının nedenleri ve ne yapılabileceğini kısaca ele ele alınacaktır.

Eşitsizlik

Sınıfsal açıdan bakıldığında toplumsal eşitsizlik hızla büyüyyor. Emekçiler ve yoksul halk sınıflarının satın alma güçleri, toplam tüketim harcamalarındaki ve gelir dağılımı içindeki payları hızla düşüyor. Böylesi bir durumda özellikle bizim gibi kayıt dışı ekonominin büyük olduğu ülkelerde güncelin yanında zamansal dönüşümü göstermesi bakımından servet dağılımı rakamları daha da önem kazanır. Rakamlara bakarsak en zengin % 20’lik kesim toplam tüketim harcamalarının    % 40’nı gerçekleştirirken en fakir % 20’lik kesimin % 7.2’sini gerçekleştirdiğini görüyoruz.. Bunun yanısıra servet dağılımına bakıldığında toplumun en zengin % 1’nin toplam servetin % 39’na, en zengin %5’lik kesimin  % 59.2 ‘sine ve en zengin  % 10’luk kesimin  % 69.8’ine sahip olduğunu görülmektedir. Ülkedeki mevcut eşitsizlik devasa bir boyutta. Şu durumda ya eşitlik ve özgürlüğe doğru yürüyeceğiz ya da daha karanlık bir geleceğe…

Kimlik siyaseti gerilemekte mi?

Türkiye siyaseti derin tarihsel nedenleriyle birlikte çok uzun yıllardır dört ana kültürel/kimliksel tabana dayalı partilerin hegemonyası altındadır. Sünni muhafazakâr kesim AK Parti’de seküler kesim ve Alevi toplumu CHP’de Türk Milliyetçiliği MHP’de ve Kürt siyaseti de DEM’ Parti’ de temsil ediliyor. Gerek AKP öncesi dönemde baskılanan Sünni dindar kesime gerek sürekli yok sayılan Kürt kimliğine gerekse eşit haklar tanınmayan Alevi kimliğine dayanan siyasetler farklı toplumsal kesimlerin adalet arayışlarının tezahürüdür. Burada tartışılan sorun kimliklere dayalı bu siyasi bölünmüşlüğün işçilerin ve yoksul halk sınıflarının siyasal gücüne ve Türkiye’deki siyasi tıkanmışlık durumuna yaptığı etkidir.

 Son iki genel ve yerel seçimlerin gerçekleştirildiği süreçte bu temelin kısmen gerilediği söylenebilir. CHP’ nin seçim başarısı, esasta kimlik temelli kutuplaşma üzerinde yürüyen AKP-MHP bloğunun iyice yoksullaşmış seçmeni üzerindeki etkisinin giderek azalması, AKP-MHP dışında aynı toplumsal tabana dayanmaya çalışan alternatif partilerin (İYİ Parti, Yeniden Refah, Zafer Partisi, vb.) varlığı, iktidardan giderek uzaklaşan seçmenin seçimlere düşük oranda katılımı ve genelde angaje seçmenlerin yerel seçimlerde daha rahat hareket ederk farklı aday/partilere oy verebilme eğiliminde olabilmelerine bağlı görünmektedir. Ama CHP’nin de hakkını yememek gerekir. Bir merkez parti olarak CHP, uzun süredir kimlik temelli politikalar nedeniyle içine sıkışmış/sıkıştırılmış olduğu, seküler ve Alevi kimlik temelli ”toplumsal mahallenin” dışına uzanmaya başlamıştır. Doğru ve yanlışları ile birlikte Kılıçdaroğlu döneminde başlayan bu yönelim özellikle büyük kentlerde belediye yönetiminde olmanın verdiği avantajla CHP’yi daha önce ulaşamadığı yoksul mahallelere taşımış, buralardaki etki Anadolu’ da zayıf olduğu illerde de anlamlı ilerlemeye katkı sağlamıştır. Bir merkez parti olarak CHP’nin Cumhuriyet, laik devlet , “demokrasi” politikaları temelinde dindar muhafazakar toplum kesimlerine uzanma arayışı temelde doğru bir yönelimdir. Bu yönelimin sağa sapma diye yorumlayanlar CHP’ nin asıl sağa sapıp sapmadığı konusunu  partinin ulusal ve küresel büyük sermaye güçleri ile ilişkilerinde ve temel demokratik özgürlükler konusundaki tutumlarında aramalıdırlar!

Bu arada işçi, emek, “sol”  ne olacak ? Şimdi kendimize bakmalıyız!

Sendikal emek muhalefeti

12 Eylül sonrası en önemli işçi hareketi olan 89 bahar eylemleri, geçmişten kalan işçi kadroların mücadelesi ile örgütlendi ve ciddi sayıda işçinin uzun süreli eylemlerine şahit olundu. Fakat gerek yeniden yapılandırılmış düzen sendikaları gerekse siyasal perspektiften yoksun dağınık sosyalist grupların yetersizliği nedeni ile kalıcı bir kazanıma yol açamadı. Uzun yıllardır sendikal hareketin durumu; “Sendika örgütlü işçilerin kontrolünü sağlar iktidar da sendikalardaki büyük çürümeyi görmezden” gelir şeklinde özetlenebilir. Çok uzun sürelerdir sendikal, sosyal işçi hareketlerinin yükselmelerinde esas engel otoriter rejim kadar, sendikalara çöreklenmiş, bazıları yer yer mafyalaşmış iktidar destekli ya da muhalif görünse de iş yapış tarzı olarak diğerlerinden farklı olmayan sendika yönetimleridir. İşçiler, özel sektörde bazı sendikaların yetkili olduğu işyerlerinde işverenden çok bu sendika yöneticilerinden çekinmekte, sıradan bir işçi için inanılmaz bir yoksulluk anlamına gelen işsizlik korkusu ile birçok haksızlık sineye çekilmektedir. Siyasallaşmış örgütlü bir işçi hareketinin fiili denetiminin olmadığı koşullarda bir çok sendika yöneticisi büyük ve kesintisiz nakit para akışı ile beslenen “oligarklar” haline gelmiştir. Bu yöneticiler işçilerin ekmeğinden çaldıklarının bir kısmını içişleri, yargı bürokratları ya da yerel ve merkezi politik güç odaklarındaki yöneticilerle paylaşarak konumlarını sonsuza kadar sürdürme hedefi ile, “korkusuzca” hareket eder haldedirler. Ne yazık ki belirli bir gücü olan çok az sayıda sendika bu söylenenlerin dışında bir nitelik taşımaktadır. Sendikal statükoyu kırmak için fedakarca mücadele eden devrimci emek eğilimleri belirli etkiler sağlasa da şüphesiz ki mücadelenin önünün açılması ancak emeğin siyasal güç odağı olmasına bağlı  görünmektedir.

Örgütlü tek sosyal sınıf büyük sermayedarlar

Türkiye’deki tüm büyük partiler, belli bir kültürel kimlik etrafında birleşip bu kimlikle özdeşlesen toplumsal kesimlerin siyasal ve ekonomik çıkarlarını savunur. Ancak pratikte tüm büyük partilerin temsil ettiği toplumsal kesimler derin sınıfsal farklılıklarla bölünmüş durumdadır. Tüm büyük partileri o toplumsal kesimin egemen sermaye kesimleri yönetir. Dolayısıyla ekonomik ve sosyal politikalar, sosyal sınıf çıkarları temelinde örgütlenmiş tek sınıf olan büyük sermaye güçleri tarafından belirlenir.

Bununla birlikte Türkiye tarihinde hakkını verir nitelikte siyasal bir işçi hareketi olarak neredeyse tek örneğin 1960’ların TİP’ i olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Daha sonraki süreçlerde sosyalist hareketin sınıf kitle tabanından giderek soyutlanıp, çeşitli ideolojik saiklerle önemli ölçüde bölündüğünü ve artık siyasallaşmış bir emek hareketi değil “sol /sosyalist aydınlar faaliyeti” görüntüsü verdiğini söylemek gerekir. 

Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖDP) deneyimini ise Türkiye sosyalist hareketinin halen aşılamamış bir girişimi olarak değerlendirmemiz gerekiyor. ÖDP, gerek sosyalist eğilimlerin demokratik çoğulcu birliği gerekse sosyalist siyasetin toplumsallaşması arayışı açısından ileri bir örnek oluşturmuştur. ÖDP’ nin dağılmasının farklı nedenleri var. Ama bizce bu nedenlerden en önemlisi parti bileşeni olan Marksist sol grupların parçası oldukları yapının örgütsel bir model olarak tarihsel anlamının farkında olmamalarıydı ve malesef bu yapıyı kendi dar yapılarını yeniden var edebilmenin zemini olarak görme dışında bir perspektifleri yoktu. Tabi ki Kürt siyasal hareketi konusundaki ortak anlayışın gelişmemeiş olması ve o dönemki liberal rüzgârların sınıftan uzaklaştırıcı etkisi de diğer önemli dağıtıcı etkenler olmuştu.

Yeni işçi siyaseti

Şimdi yeni bir döneme girmiş bulunuyoruz. Ağır ekonomik kriz ve son yerel seçimlerdeki yenilgisi ile dağılma psikolojisinin giderek sardığı AK Parti/MHP iktidarının işçilere ve emeği ile geçinen büyük halk kesimlerine söyleyebilecek bir yalanı bile kalmamış durumdadır. Bundan sonra otoriterliği artırma, savaş politikalarını tırmandırma dışında belki tek çıkar yol, sermaye sınıf lehine bir uzlaşma ile Erdoğan ve AK Parti için yumuşak, tedrici bir iktidar devrinin CHP ile işbirliği yapılarak yürürlüğe konmasıdır.

Artık genellikle muhafazakâr milliyetçi partilere oy veren Sünni Türk işçi ve yoksul halk kesiminde de yeni siyasal arayışlar yükselmektedir. Bu seçmenin sınırlı da olsa bir kısmı CHP’ ye yönelmiş durumdadır. Zaten son yönetim değişikliği ve ekonomik krizle birlikte CHP’nin daha fazla emek, sendika sözleri ettiğini görmekteyiz. Sınıf temelli siyaset açısından öncelikle unutulmaması gereken şey; CHP’nin hiçbir zaman bir sosyal demokrat parti bile olmadığıdır. Çünkü CHP, ne başlangıcında ne süreç içinde ne de şimdi emek toplumsal tabanına dayalı , emek ve yoksul halk taleplerinei esas alan bir siyaset olmamıştır. Ama CHP büyük kitleler nezdinde Türkiye’ de “sol” denince de akla gelen yapıdır. Bu açıdan bizim yaklaşımız CHP’ “solculuğunun” daha “solunda” bir siyaset üretmek de değilildir. Bu topraklarda sağı da solu da sosyalizmi de yeniden tanımlama sürecini üretecek olan bir işçi/emek/sınıf/ adalet/eşitlik/özgürlük siyaseti oluşturmaktır. Türkiye’de yaşanılan ekonomik sosyal gerçeklerin ve adaletsizliklerin siyaset ortamına taşınmasına ve bu gerçekler temelinde işçilere ve emeği ile geçinen halk sınıflarına dayanan, patronların kimlik temelli sahte “sağ”, “sol” dayatmalarını aşan yeni bir siyasal saflaşmaya ihtiyaç vardır. Biliyoruz ki CHP gibi sosyalist sol da ağırlıklı olarak seküler kesim ve Alevi topluluklar mahallesine sıkışmış durumdadır. Yeni bir işçi, emek siyasetine ihtiyaç var. Yeni işçi siyasetinin mevcut “mahalleleri” sosyal sınıf temellinde dağıtan ve siyaseti bu temelde yeniden kurmaya girişen bir nitelikte olması gerekiyor. Bu siyasetin kimlikleri görmeyen , umusamayan veya kimliği nedeniyle ezilen toplum kesimlerinin sorunlarını siyasal alana taşımaktan kaçınan değil, sosyal sınıf temelli çoğul kimlikli bir siyaset olması kaçınılmazdır.”

“Popülizm” ya da ideolojik/politik “saflık” açmazında mıyız?

Kitlesel, demokratik çoğulcu bir emek siyaseti ve buna dayanarak ülke siyasetinde ciddi bir taraf oluşturmaktan bahsettiğimizde popülizm den söz etmeden geçemeyiz. Son yıllarda gerek batıda (Yunanistan-SYRIZA, İspanya-Podemos) gerekse Brezilya, Şili ve diğer Latin Amerika ülkelerinde yükselen sol hareketler “sol popülizm” olarak değerlendirilmektedir. “Devrimci dönüşümleri” sağlama konusunda “başarısız” olan bu hareketler birçok devrimci eğilim tarafından  “popülizm” kavramı etrafında eleştirilmekteler. Ve genelde eleştirilerde başarı için devrimci/sosyalist hareketlerin ideolojik/örgütsel “saflığına” vurgu yapılmaktadır. Son olarak ülkemizde de TİP’ in genel seçimlerde Türkiye koşulları açısından anlamlı seçim başarısının da birçok sol eğilim tarafından “popülizm “ kavramı içinde etrafında eleştirel olarak değerlendirildiğini görmekteyiz.

Popülizm, “halkın” isteğinin/iradesinin algılanan “elitlere” karşı bir ifade biçimi olarak anlaşılır. Her tür popülizm en genelde bir dizi talep ve uygulama etrafında bir “halk” inşa etmeyi amaçlar. Bu söylemde “halk” homojen olarak kabul edilse de, pratikte kimin “halk” a ve kimin “elite” dâhil edilip kimin dışlandığı konusunda sağ ve sol popülizmler arasında bir çatışma vardır. Sol popülizm en genelde sosyal ekonomik olarak üst zengin sınıfları ve onların siyasal temsilcilerini karşıya koymaya çalışır. Bununla birlikte sağ popülizmler ise “halktan” farklı ve” uzak” yaşayan aydın kesimleri/yönetici elitleri, kozmopolit bazı finans güçlerini, farklı ulusal/dini/mezhebi kimlik, cinsel yönelime sahip olanları, göçmenleri, hatta eğer o ülkede güçlü sendikalar ve meslek örgütleri varsa onların yöneticileri gibi kesimleri de “elit”  olarak kodlayıp düşmanlaştırmaya çalışır. Sağ veya sol popülizmler belirli koşullarda milliyetçilik ya da bazı koşullarda dini (teolojik) ideolojik politik (Latin Amerika’daki Kurtuluş Teoloji temelli halkçı hareketler gibi) öğelerle de birleşebilirler. Bu “halk” inşası girişimleri bazı riskleri de göze alarak , devrimci öğeler ve kitlelerle birlikte bir taraf oluşturup giderek burjuva egemenliğine karşı bir hegemonya için toplumsal kültürel zemini oluşturmaya hizmet edebiir.

Şunun asla akıldan çıkarmamak gerekir, “Devrimci” kılınması gereken şey sürecin kendisi olmak zorundadır. Kitlesel ve iktidar hedefine yaklaşacak kadar genişlemiş siyasal devrimci hedefli bir hareketin bu mücadele içinde devrim hedefinden (sınıfsız ve sömürüsüz bir ülke ve Dünya ) uzaklaşması, devrimci niteliğinin gerilemesi ve sonunda sistem içi bir konuma düşme riski her zaman vardır. Bu risk zaten etkili, kitlesel düzeye ulaşmış her sosyalist/devrimci mücadele için her zaman söz konusudur ve Dünya sınıf mücadelesi tarihi içinde de çokca yaşanmıştır. Esas gözetilmesi gerekn bütün bu süreçlerin emek güçlerinin mümkün olduğunca en geniş kesimlerini sermayenin tüm eğilimlerinden bağımsız bir toplumsallaşma/ siyasallaşma sürecine sokmakta ne ölçüde katkı sağlayıp sağlamadığıdır.

Örgüt biçimleri, ideolojik eğilimler, mücadele yapıları açısından çoğulcu emek siyaseti

Hem kitleselleşmeyi sağlama ama hem de sistem içine kalıp etkisizleşme riskini azaltma ve eğer bölünme zorunlu hale gelirse devrimci tarafın kazanımlarının önünün açılmasına neden olabilecek politika ve uygulamalar neler olmalıdır? Kanımca bu tartışmadaki anahtar kavram sınıf/emek hareketinin hem ideolojik farklılıklar, hem örgütsel biçimler ve hem de mücadele/eylem biçimleri açısından taşıması gereken demokratik çoğulculuktur. Demokratik çoğulculuk için siyasal biçim devrimci “grup”, “parti” örgütlenmesinden, geniş kitlesel parti ve/veya siyasal cephe örgütlenmesine kadar değişebilir. Mücadele/örgütlenme biçimleri ise işyeri, mahalle, kent, ulusal çaptaki meclis temelli yapılara ve parlamento/seçimler düzeye kadar farklılıklar gösterebilir. Ancak bu çeşitlilik imakro siyaset açısından güçlü kitlesel yapılar oluşturmaya ve ayrıca yerel düzeyde egemen burjuva yaşam/kültür hegemonyası karşısında barışı, çevreyi, toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelelerini entegre edebilen farklı bir kitlesel sınıf/emek/sosyalist kimlik/kültürünün inşa edilmesi mümkün kılabilir.

Burada kilit bir kavram olarak “Parti’ ” kavramının tartışılması gerekiyor. Genel de ülkemiz solunda “parti” kavramı çoğunlukla bir tür fetişizme varan biçimi ile birlikte ideolojik/politik saf bir “devrimci örgüt” e indirgenmiş olarak ele alınmaktadır. “Parti” ileri baskıcı bir ortamda sadece “devrimci örgüt” veya “örgütler birliğine” indirgenmek zorunda olabilir , ve bu durum gayet anlaşılabilirdir. Ama parti esasında yasal/normal koşullar altında devrimci örgüt veya örgütler ile sömürüsüz ve özgür bir ülke ve Dünya hedefini benimseyen tüm işçi ve emek güçlerinin, eğilimlerinin demokratik siyasal birliği olarak kavranmalıdır.  Burada çoğulculuk ve politik birlik kitleselleşme açıısndan anlam taşır.  Azınlık görüş de olsa sözünü partiye ve kitlelere taşıma hakkına sahip eğilimler, kanatlar, ve “devrimci örgütler” ise hedeften sapmamanın garantisi olarak işlev görebilir. Tabi ki bu sürecin devrimci bir işlev görebilmesinin diğer bir garantisi de ancak mevcut “örgütler” den ve parti den bağımsız olan yine demokratik çoğulcu karakteri olan kitlesel hareketlerin varlığıdır.Bu kitlesel hareketlere örnek olarak sendikal birlikler, her türden emek mücadelesi veren yapılar, yerel hareketler, kadın hareketleri, çevre hareketleri vb. toplumcu yapılar sayılabir.

nyadaki geçmiş deneyimlerin verdiği diğer çok önemlibir ders ise demokratik parti taban örgütlerinin her zaman esas alınmaya devam edilmesi ve hükümet olunsa dahi sendikal ve diğer toplumsal alan hareketlerinin partiden bağımsızlığının korunmasıdır. Çünkü kitle hareketleri olmadan hiçbir gerçek devrimci süreç ilerlemez! Burada vurgulamamız gereken diğer bir konu ise bu yaklaşımın ” radikal demokrasi” anlayışından farklı olarak çoğulculuk içinde sınıf temelli mücadeleyi başat aldığımızdır. Fakat bu başatlık kadın ve doğa üzerindeki eril tahakküm ilşkilerinin dikkate alındığı bir çoğulculuğa dayanır.

Birleşik, demokratik çoğulcu güçlü bir emek siyasetinden yoksunluk emekçi kitleler içinde etkinliğimizi artıramamızın en büyük sebebidir.Ülkemizde emek siyasetinin güçlenmemesi eşit demokratik haklar için mücadele eden Kürt siyaseti ile ittifakımızı da eşitlik mücadelesine katkımızı da silikleştirmektedir. Son seçimlerdeki Emek ve Özgürlük İttifakı deneyimi de bunun bir kanıtıdır. Seçim sonuçları bir yandan -TİP örneğinde olduğu gibi – barajı aşabilecek bir ulusal ittifak içinde sosyalist siyasetleri destekleyebilecek gençlerin ve emekçi kitlelerin varlığına işaret etmekte diğer yandan sınıf siyasetinde yukarıda söz edilen temelde bir birliğin oluşmaması halinde emekçi kitleler ve gençlik içindeki bu arayışların kalıcı bir örgütlülük ve kitleselliğe yükselmesininin zorluğunu kanıtlamaktadır. Eğer doğru siyaseti örebilseydik bu gün TBMM de bir işçi/emek/sosyalist meclis grubundan ve bu kriz ortamında tabandan yükselen bir kitle mücadelesinden bahsedebilirdik!

Bir birleşik emek siyasetinin acilen inşa edilmesi gerekiyor. Bu yapı basitçe A, B, C yapılarının bir araya gelmesi değildir. Çoğulcu birleşik siyasetin sınıfın örgütlenme ve mücadele için taşıyabileceği potansiyeli içselleştirmiş sosyalist eğilimler, kişiler ve olabildiği kadar emek örgütlerinin katılımı ile birleşik bir sınıf/emek/sosyalist siyaseti için “arayış toplantıları”, “konfernaslar” başlangıç için esas alınabilir. Ve şüphesiz bu süreç daha başından tabanda ortaklaşa mücadele zemininin oluşturulması ile paralel gitmelidir.

Düzen içi muhalefet gerçekte siyasetsiz. Sendikal, sosyal hak talepleri etrafında mücadele tek başına alternatif siyaset kuramaz! Kürt meselesinden, Ortadoğu’ ya, Ermenistan ile ilişkilere kadar savaş kışkırtıcılarına karşı barış inşa eden bir söylem ve mücadele bizi bekliyor! Sosyalist eğilimler bir kaç milletvekili ile ya da “ideolojik saflıkları” ile mutlu olmaya devam mı edecekler!

Bağımsız, demokratik çoğulcu, birleşik bir emek siyaseti!                                               

Bağımsız kadın, çevre, sendikal ve başka mücadele alanları ile hiyerarşik olmayan bütünleşme!

Kürt halkının eşitlik ve demokrasi mücadelesi ile ittifak!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir